|
|
|
#1 |
|
Yeni Üye
Giriş Tarihi: Oct 2008
Mesajlar: 16
![]() |
ASLAN DAYIM
![]() Can 6. sınıfa başlamıştı. İlk gün yeni öğretmenlerle tanışmış ve okul çıkışı neşe içinde evine dönüyordu. Fakat evin yarı aralık kapısını, içeri girmek için iteklediğinde, önce bir bağırma sesi duydu, sonra da uçan bir nesneyi fark edince hemen eğildi. Kafasının üzerinden bir terlik hızla geçti. Gülümsedi ; -Dedem bağırdığına göre kesin dayım gelmiştir. Neşeyle içeri girdi. Dedesi Asım Bey bağırmaya devam ediyordu. — Seni gidi seni, yine kovuldun değil mi? Aslan; —Yok baba ne kovulması. Sizi özledim geldim. —Gel buraya, bacaklarını kıracağım senin. —Dur baba, vurma. Bak koskoca adam oldum, dayak atman yakışır mı? Abla bir şey söylesene. Cemile hanım; “Ben hiç karışmıyorum. Önceden seni savunduklarımda beni hep utandırdın.” —Ne diyorsun sen abla, olur mu öyle şey. —Bütün işlerinden kovulmadın mı? —Yok, abla ne kovulması. Bana göre değildi işler, istifa ettim. —Sana göre iş icat edilmedi değil mi? —Vardır canım, masa başı, maaşı bol, işi az. Öğlenden önce uyanmam gerekmeyecek bir iş vardır elbet. Dur baba şaka yapıyordum, dur vurma ya… Abla, babama bir şey söyle. —Peki söyleyeyim. Babacığım bu adı Aslan, kendi kediye hiç acıma… Ben çocuklara bakacağım, Can geldi, Aslan dayak yemen bitince yanımıza gel. Ayşegül de birazdan gelir. —Aaa Can gelmiş, ne haber yeğenim. Şiişşt… ne gülüyorsun. Alırım bak ayağımın altına. —Dayı, sen önce dedemin elinden kurtul da, sonra beni yakala. Eğil eğil… —Ah! Kafam. Abla ya, şu eve yumuşak terlik al ya… Hah babam yoruldu, oturdu sonunda. Dur babacığım elini öpeyim. —Defol, gözüm görmesin. Çabuk söyle bu işten de mi kovuldun. —Yok, baba ya, şey… Ayrıldım. Asım bey, “Oooof… Of.” Diyerek kendini koltuğa bıraktı. —Tamam, babacığım, sen dinlen ben yeğenlerimin yanındayım. Can’ın yanına gelir “Ne haber koçum, dersler nasıl?” —Ya dayı ya, bir kere de bunu sorma? —Ne oluyor len! Ne soracağımı önceden sana mı soracağım? —Kızma dayı, bu gün okulun ilk günü de, ilk günden bu sorulmaz ki. —Ha... hımm. Biliyorum canım, şey 7. sınıfa başladın değil mi? Can gülerek “Bak bu sefer çok yaklaştın dayı. 6. sınıfa başladım” —Bana baaak, sana bütün karate bilgimi gösteririm kerata, dalga mı geçiyorsun. —Yok, dayı, ne demek. Ayrıca seni sevdiğim için uyarayım, akşam babam eve geldiğinde, beni dövdüğünü öğrenirse pek sevinmez. —Vay tehdit ha! —Yok, dayıcığım, seni sevdiğimden söylüyorum. Düşünsene, seni annem, dedem ya da babam öldürürse ben ne yaparım. Aslan, Can’ın saçlarını sevgiyle okşayarak. —Vay, dayına bir şey olursa üzülürsün ha! —Tabi dayıcığım. Hem dedem bize hep seni örnek gösteriyor. —Vay babacığım. Bana sert davranıyor ama ardımdan da böyle güzel konuşuyor ha… —Pek güzel konuşuyor diyemem… “Okuyun da dayınız gibi serseri olmayın” diyor. Dayısı elinin altından gülerek fırlayan Can’ı yakalayamaz. —Gel buraya kerata. Can güvenli bir mesafeden seslenir; “Dayıcığım, yaşadığın o komik hikâyeleri kim anlatacak bize.” —Tamam, bu akşam sana bir şey anlatmayacağım. Sadece Ayşegül’e. —Babamı da unutma. Senin maceralarını bizden dinleye dinleye alıştı. Dayın gelince bana da anlatsın” dedi. —Ben yokken dalga geçtiniz ha. O enişte gelsin, bunu sorarım. Birden kapıdan giren eniştesini ve Ayşegül’ü fark etti; “İyi adam da sözünün üstüne gelirmiş. Eniştem benim, hoş geldin. Ayşegül sen de hoş geldin canım” Ayşegül dayısına sarılırken, babası manalı manalı bakarak Aslan’a sordu; —Hoş bulduk Aslan. Sen de hoş geldin de, nedir şu bana soracağın? —Ha o mu şey, bu gün nasılsın enişteciğim. —Sırf bunu sormak için gelmedin sanırım. —Özlemişim sizleri geldik işte. —Özlemen güzel de, yeni işine gireli bir hafta olmadı daha. Nasıl izin verdiler? —Anlatırım be enişte. —Yine sana göre değildi ha… Neyse yemeğimizi yiyelim, sonra çocuklara anlat sen, ben de bir köşede dinlerim. İnan artık bu sefer ki bahanelerini ben de merak ediyorum. Kaynatamla iddia girecektim nerdeyse, ‘Bu sefer mantıklı bir bahane bulamaz’ dedim. Baktım ki oğluna çok güveniyor ‘Sen onu bilmezsin, ne bahaneler bulur’ deyince pes ettim. —Enişte, daha selamın bitmeden dalga geçmeye başladın yahu. Neyse çocuklara dua et yoksa… —Yoksa ‘Çekip gideceğim’ deme sakın. —Çok beklersin. ‘Yoksa, yatıp uyuyacağım’ diyecektim. —Yahu Aslan, sen yanlış kişileri mi örnek aldın nedir. Ben hayatta örnek alınacak anca 5—6 insan tanıdım. Aslan şöyle bir omuzlarını dikleştirip, gülümseyerek sordu; —Öyle mi enişte, biri ben olduğuma göre diğerleri kim? Dur yahu hemen yastık, minder ne bulursan atıyorsun. Neyse senle uğraşamayacağım. Nerde benim dünya güzelim. Aaa… bu ne hal, limon mu yedin de suratın ekşi. Ayşegül, —Babam bana küçük bir çocukmuşum gibi davranıyor. —Ama öylesin. —Hayııır ben 7 yaşına geldim, unuttunuz mu ilkokula başladım —Ooo pardon. Doğru, 7 den küçük bütün çocuklardan da büyüksün. —Eveeett. —Artık ona göre davranmalıyız —Eveeett. —Yüzündeki çikolatayı sil —Eveeett….Ne, çikolata mı? Aslan yeğeninin çikolatalı yanağına bir öpücük kondurdu. *** *** *** *** Yemeğe oturdular. Babasının sert bakışlarına rağmen Aslan dayının neşesi hiç eksilmedi. Yemekten sonra her zamanki gibi çocuklar yeni maceralarını dinlemek için Aslan dayının dizlerinin dibine oturdu. Aslan dayı anlatmaya başladığında, odanın bir köşesine Ünal bey de oturup, yüzünde hafif bir tebessümle dinlemeye başladı. Aslan bey önce Aslan; —Aslında anlatacak çok şey yok çocuklar. Zaten ben üzülmüyorum ki, Benim gibi bir kıymetli şahsiyeti elinden kaçıran onlar. Ben değil onlar üzülecek tabi ki! —Dayı tabi ki kovmadılar, sen ayrıldın ama anlat da niçin ayrılmak zorunda kaldığını biz de öğrenelim. —Niye olacak canım, şakadan anlamadıkları için. Mesela bir gün, “Hastaların kaldığı odaları temizle.” dediler. ‘Tamam’ dedim ama aradım, mavi önlüğümü bulamadım. Ben de askıda gördüğüm beyaz bir önlüğü aldım, daldım odalara. Daha ilk girdiğim odadaki hasta bana korkarak “Çok korkuyorum, ilk ameliyatım olacak. Siz tecrübelisinizdir değil mi?” dedi. Ben de gülümsedim “Ben de daha önce ameliyata girmedim” dedim. Adam ‘İmdat’ diye bağırarak koridora fırladı. Meğerse biraz sonra ameliyata alınacak, doktorunu bekleyen bir milletvekili mi neymiş. Ünal Bey dayanamadı; “Tabi suç sen de değil canım.” —Öyle deme enişte yahu. Hem başhekim beni severdi ama “Daha önce seni çok idare ettim ama bu kez ben de bir şey yapamam, kovul…” şey.. ‘Sana çok ihtiyacımız var ama istersen ayrılabilirsin’ dedi. —Bir dakika, ‘Daha önce çok idare ettim’ dediği nedir, anlat. —Canım ne olacak sıradan şeyler işte. Mesela birinde acil serviste gece nöbetçiyiz. Acile hasta filan gelmiyor, iş yok yani. Ama gıcık bir nöbetçi doktor var. ‘Ben odama çekileceğim, siz acilin kapıda bekleyin’ dedi. ‘Biz de içerde beklesek’ dedim. ‘Olmaz, burada bekleyeceksiniz’ dedi. Baktım bizi ayakta bekletip kendi uyuyacak. Doktor odasına çekilince 10—15 dakikada bir dışarı dolanıp odasının camına ufak taş atıp, hemen geri geldim. Korkudan uyuyamadı tabi, gelip arada bize soruyor, “Dışarıda birini gördünüz mü?” diye. “Yooo, hiç kimse yok’ diyoruz. —Eee… Nasıl yakalandınız o zaman? —Ben de yakalanacak göz var mı? Yakalanmadık tabi ama yanımdaki arkadaş başka gün bana kızdı, ispiyonladı. —Niye kızdı ki? —Canım önemli değil. Bu arkadaş biraz korkak. Gece nöbetlerinde bir odaya girerken önce kolunu uzatıyor, ışığı yakıyor. Işığı yakmadan giremiyor. —Eee… —Bir gün küçük bir tartışma yaptık, beni kızdırmıştı. Baktım yine nöbette odaları filan kontrol edecek. Morgun hemen yanında bir odaya girdim, beklemeye başladım. Kolunu içeri uzatınca birden yakaladım. O kaçmaya çalışıyor, ben kolunu tutuyorum. Sonunda kolunu kurtarıp bağıra bağıra kaçtı. Ben de dayanamayıp ardından gülerek çıktım, beni gördü. —O da seni hemen şikâyet etti. —Yok canım hemen şikayet edemedi. —Etmedi mi, edemedi mi? —Canım hemen edemedi. Korkudan bir süre konuşamadı. Daha doğrusu konuşmaya çalıştı da kimse anlayamadı. Baktım beni göstermeye çalışıyor, hemen sıvıştım. Fakat sonra ismimi vermiş. Zaten şakadan hiç anlamıyorlar yahu. Zaten anlasalar 1—2 saat uyuduk diye de bu kadar yaygara koparmazlardı. —Ne uyuması, kim uyudu? —Nöbetçi personelin bir kısmı işte canım. Ben hastalar uyusun da milli maçı rahatça seyredelim diye düşünmüştüm. —Ne yaptın. —Koridordaki soğuk su sebili var ya… —Eee… —Ben ondan sadece hastalar içiyor sanıyordum. Meğerse doktorlar filan da sürahiyle odalarına alıyormuş. Ben sebilin içine uyutucu ilaç atmıştım. Baktım suyu içen hastalar mışıl mışıl uyuyor. Kafamız rahat maçı seyretmeye başladık. Önce sağda solda çalan telefon sesleri arttı, sonra da hastaneye gelenler artmaya başladı. Meğerse hastalar gelmiş doktorları/hastaların odasını filan telefonla arayıp da cevap alamayanlar olmuş, telaşlanmışlar. Sonra başhekim filan tüm hocalar da toplanıp hastaneye geldi. Allah’tan biz TV’yi hemen kapattık. Meğer doktorlar dahil çoğu nöbetçi personel sebilden su içmiş, mışıl mışıl uyuyormuş. —Seni o zamandan işten atmalıydılar. —Canım beni niye atsınlar ki, kimse benim sebile ilaç attığımı anlamadı ki. Hâlâ araştırma yapıyorlar, ilk defa rastladığımız bir hastalık mı diye. Neyse çocuklar, okulun ilk günü nasıl geçti. Can, —Nasıl geçecek. Yeni gelen öğretmenlerimiz, adımı öğrenince hep aynı şeyi söyledi durdu, “Can Cem ÇAM ha!, Çinli ismi gibi” deyip güldüler. —Sen de deseydin ya, “Babam çok karate filmi seyretmiş de, ondan bu ismi vermiş” diye. Ünal; —Aslan, kızdırma beni. Ne yapayım, ben Can diyelim dedim, hanım da Cem dedi, anlaşamayınca iki ismi de verdik. —İyi canım, bir şey demedik. Ama öğretmenler gülünce de kızmayacaksın. Ha… Öğretmen dedin de aklıma geldi. Stajyer doktorlara da öğretmenlik yapmıştım kısa süre. Açıkçası onlar da beni pek sevmezdi. —Bir dakika yahu. Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Senin gibi işsiz-güçsüz, pardon güçlü olsa da beceriksiz birisi stajyer doktorlara nasıl ders verir? —Benim o beyaz önlükle temizlik yaptığım gündü. Ben laboratuarda temizlik yaparken bunlar yanıma geldi. ‘Hocam, hocam dersimize siz mi gireceksiniz’ filan diye seslenip duruyorlar. Birisi ‘Hocam, siz niye temizliyorsunuz ki, temizlikçi yok mu?” deyince, kafam attı ve bunların gerçekten derse ihtiyaçları olduğuna karar verdim. “Arkadaşlar, bir doktor fedakâr olmalı, bir doktor gerektiğinde temizliğini de kendi yapmaktan çekinmemeli” dedim. Tam o esnada birisi içeri girdi, elindeki kabı göstererek “Tahlil laboratuarı burası mı?” diye sordu. Hemen “Evet, burası oraya bırakın” dedim. Adam çıkınca, kabı elime aldım, “Evet ne diyorduk, bir doktor fedakâr olmalı, dikkatli olmalı.” Serçe parmağımı kaba daldırıp, onlara döndüm “Doktor olacaksanız bazı şeyleri göze alacaksınız. Şimdi benim yaptığımı aynen yapın” dedim ve işaret parmağımı emdim. İğrenerek de olsa parmaklarını kaba sokup, emdiler. Ben biraz otoriter, biraz da öfkeli bir tarzla ‘Ben ne dedim, dikkatli olmalı’ demedim mi?” dedim. ‘Ne hata yaptık!’ diye düşünerek heyecanla cevapladılar “Evet hocam, biz de aynen yaptık” “Hayır hiç biriniz dikkat etmemişsiniz. Ben serçe parmağımı kaba daldırdım ama işaret parmağımı emdim, oysa siz kaba soktuğunuz parmağınızı emdiniz” Onlar midelerini tutarken, asıl öğretmenleri Atıf bey derse girdi. Bana “Aslan Bey, siz çıkın derse başlayacağız. Bir dakika sizin önlükleriniz mavi değil miydi? ” dedi ama ben cevap veremeden öğrencilerin sesi duyulmaya başladı, “Aaa o temizlikçi miydi?” Bana öfkeyle baktıklarını görünce, Atıf beye de cevap vermeden hemen oradan sıvıştım. Utançlarından öğretmenlerine anlatamadılar ama beni her gördüklerinde gözlerini kısarak, sevgiyle bakıyorlardı. Yazar : Ahmet Ünal ÇAM |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Yeni Üye
Giriş Tarihi: Oct 2008
Mesajlar: 2
![]() |
Aslan Dayı kendi ağzıyla anlatmasa olayları daha iyi olur.Flash-back ile olaylar canlandırılırsa daha keyifli bir senaryo olur.Bence güzel iyi gidiyor.devamı ne zaman ?
|
|
|
|
|
|
#3 |
|
Yeni Üye
Giriş Tarihi: Oct 2008
Mesajlar: 16
![]() |
Yorum gelmeyince okunmuyor/devamı istenmiyor düşüncesiyle devamını eklememiştim.
-DEVAMI- Utançlarından öğretmenlerine anlatamadılar ama beni her gördüklerinde gözlerini kısarak, sevgiyle bakıyorlardı. —Ardından en çok onlar üzülmüştür. —Üzülecekler tabi. Stajyerlerle uğraşmayı hep sevmişimdir. Hatta başka bölümdekilerle de tanışma fırsatım olmuştu. Bir gün genel cerrahi bölümünde bir arkadaşın yanına gitmiştim. Yine üzerimde mavi önlüğüm yoktu, bu kez beyaz gömlek vardı. Laf aramızda, birilerine şaka yapma fırsatı elime geçerse dayanamıyorum... —Merak etme şaka yaptıkların da dayanamıyor. —Dur bitireyim enişte ya... Arkadaşı beklerken, baktım yanda gençler sohbet ediyor, herkes birbirine akıl veriyor. Onlar beyaz önlüklü ya arada benim beyaz gömlek dikkat çekmeyince, beni de doktor sandılar sanırım. Üstelik en yaşlı ben göründüğümden hemen numaraya geçtim. Stajyer doktorları aldım karşıma ; “Staj dediğin nedir ki, siz artık doktor sayılısınız. Şu sözüm benden size bir tavsiye olsun; insanları dış görünüşüyle değerlendirmeyin, …röntgenlerini, tahlil raporlarını filan inceleyin” dedim. Ciddi mi yoksa şaka mı yapıyor diye yüzüme bakarlarken, ben gayet ciddi bir yüzle devam ettim. “Hastaların morali de önemlidir. Baktınız sıkılan bir hasta var, alın birkaç ameliyat yapın, içi açılmış olur.” dedim. Bir tanesi kuşkulandı, gömlek cebime doğru sarkıttığım yaka kartımı yakaladı, doktor olmadığımı anlayınca bozuldular. Tabi ben hemen oradan uzaklaştım. —Yahu desene sen atılınca bayram etmeyen doktor kalmadı. —Enişte, atılma sözü kendimi kötü hissettiriyor. İnce ruhumda derin yaralar açıyor. —Yaptığın bu şakalardan sonra seni öldürmediklerine dua et. —Enişte ya, sen de hep suçu bende buluyorsun. —Eh enişteler böyledir işte, senin harika kıymetlerini takdir etmeyi bilmez benim gibi. —Bu laflarına pişman olursun yakında. —Niye? —Bir haftalığına fırında iş buldum. Her şeyi öğrenip, burada marifetimi sergileyeceğim. —Tamam, öğren bizim de ağzımız tatlansın. —Sana yok. —Yahu daha öğrenmeden havasını atmaya başladın. Öğrenince ne hava atacaksın bakalım. —Sen de, araba alınca seni bindirmeyeceğim demiştin ya. —O kaç yıl önceki şakaydı, intikamını yeni mi alıyorsun? —Olsun, elime yeni fırsat geçti. —Ne iş yapacaksın fırında? —Kamyonla getirilen un çuvallarını indireceğiz. —Hayda, baklava filan yapmayı nerde öğreneceksin. —Fırının bir kısmı ekmek, bir kısmı un mamulleri üretiyor ya… Un çuvallarını taşıyınca işimiz azalıyor. Anlattıklarına göre hamur hazırlama işlerine filan yardımcı olacakmışız. —Sana öğreten filan olmayacak yani? —Ayıp ettin enişte, baka baka öğreneceğim. —Aslan’ım… yanlış anlama buradaki ‘Aslan’ senin ismin değil, deyimdeki aslan. Yani diyeceğim, “Baka baka öğrenilseydi, kediler kasap olurdu” diye bir deyim olduğunu duymadın mı? —Tamam, enişte, yarın akşam görüşürüz. —Görüşürüz bakalım. Bak Can çağırıyor. —Can mı? Ha… Ne var Can? Can kapıdan kafayı uzatmıştı. —Dayı, üniversite yıllarını anlatacaktın? Aslan Can’ın peşi sıra odadan çıkıp, çocukların odasına geçti. —Neyini anlatayım. Kıymetimi bilmediler 2 yılda attılar, mecburen askere gittim. Gerçi aftan yararlanıp sınavlara girdim, zar zor bir diploma aldım ama… —Olsun sende mutlaka bir komik hatıra vardır. —Sen de beni soytarıya çevirdin ha. Benim gibi ciddi bir insan gülmek için değil, ders almak için dinlenir. —Tamam, dayı, sen anlat ben gereken dersi alırım. –fısıltıyla– ders vermeye de bayılırsın. —Neee... Bir şey mi dedin? —Canım dayıcığım demiştim. —Tamam… Tamam, yağ çekme, anlatacağım. Üniversite yıllarımda başka şehirde olduğumdan önce bir süre yurtta kaldım, sonra bir kaç öğrenci toplanıp ev tuttuk. Arkadaşlar benim kadar ciddi değil tabi. Biriyle okula gitmek için dolmuşa bindik. 1—2 durak sonra dolmuş tıka—basa doldu. Biz arkada sıkıştık kaldık. Hem kalabalık, hem şoför müziğin sesini açmış. İneceğiz şoföre sesimizi duyurmaya çalışıyor. Baktım arkadaş cepten bir yeri arıyor, sonra telefona doğru “Müsait bir yerde inebilir miyiz?” dedi. Dolmuş aniden fren yaptı. Şoförün şaşkın bakışları arasında indik. Meğer arkadaş şoför kısmının hemen üstüne kocaman yazılmış cep telefonunu aramış. —Hadi ya… Eee başka anlat. —Başka mı anlatayım. Dur bakayım. Eee… Arkadaşlarla ilk ev tuttuğumuzda kira filan pahalı geliyordu. Kâğıda ilan yazıp asacaktık. Biri takıldı, “Bayan arkadaş arıyoruz mu yazacaksınız?” İlanı yazan arkadaş ters ters baktı. Sen soğuk esprilerinle yeterince bayıyorsun. O yüzden baymayan arkadaş arıyoruz yazacağım” dedi, Öbürü de “Erkeksen yaz “ dedi. Ben şakalaşıyorlar diye aldırmamış, çıkıp dersime gitmiştim. Oluk çıkış evin yakınındaki otobüs durağında bir baktım, bizimkilerin yazdığı ilan ve “Baymayan arkadaş aranıyor” yazıyordu. İddialaşınca öyle yazmışlar. —Bu komikmiş dayı, başka başka —Bana bak yeğenim, 2 dakika gülme molası ver ya… Hemen başka diyorsun. Neyse bu kez otobüse bindik. Bir yerde yaşlı bir teyze bindi, bileti yok. Şoföre rica ediyor “Biletim yok, sonraki durakta bilet alsam olur mu” Şoför teyzeye “Tamam ama önce içeriye sorun” teyze anlamadı, otobüstekilere doğru seslendi; “Biletim yok, sonraki durakta bilet alsam olur mu” deyince şoför de, biz de gülme krizine girdik. —Başka başka… — Başka başka… Bak bende de repertuar geniş değil ona göre. Neyse hadi son bir tane anlatayım. Babam para gönderdiğini söylemişti. Bankamatikten baktım hesapta bir şey görünmüyor. Hemen müşteri hizmetlerini aradım. “Şu an Off’tayız dedi” ben de dalgınlıkla “Nee… Trabzon Of ‘da mısınız” demişim. Müşteri temsilcisi gülünce anladım, meğer sistem off’muş, yani çalışmıyormuş. —Dayı bunu uydurdun gibi geldi. —Ne yapayım ya, sürekli başka başka deyince arada uydurmam gerekiyor. Hah eniştem de geldi. Gel enişte kurtar beni bu canavardan. —Ne yapıyor ki? —Sürekli bir şeyler anlattırıyor. —İyi ya, “Sahneye çıksam çok komik şeyler anlatırım. Adamlarda espri filan yok, kendi kendilerine gülerek meşhur oluyorlar” diye hava atıyordun. Unutmadım bu sözünü. Ben de oturuyorum, sahnedeymiş gibi başla. —Ya enişte, ben senden imdat istiyorum, senin yaptığına bak. —Hadi hadi. —Beceremezsem gülmeyin bana. —Ya zaten komedi yapmayacak mısın? Komik olmayı becerirsen esprine, beceremezsen haline güleriz. —Peki, enişte, sen istedin bunu. Kızlarla maceramı anlatacağım. —Hoop… Hop. Can atıldı; —Baba anlatsın ya… Anlattırmazsan nasıl olsa sonra anlattırırım ben. —İyi anlatsın bakalım. Hanııım… Tabancamı yanıma getirsene, belki gerekir. Aslan; —Yok, enişte yahu, tabancaya gerek yok, merak etme sen. ‘Ne diyorduk’ diye başlayım. Bir gün üniversitedeki kantinde oturuyorum. Diğer bölümden güzel bir kız geldi yanımdaki masaya oturdu. Epeydir dikkatimi çeken bir kız olduğu için, hemen konuşmaya çalıştım. “Merhaba, kaç gündür size bakıyorum, anca cesaret edebildim. Çok güzelsiniz, arkadaş olabilir miyiz?” filan dedim. Ben böyle coşmuş birkaç cümle kurarken, kız ağzında sakızı marketten patates seçiyormuş gibi öyle alık alık baktı baktı… Sonra da bana ciddi ciddi “Sizden elektrik almadım” dedi. Ünal; —Heh... Heh... He... “Siz bir zahmet elektriğinizi alıp gelin, ben bekliyorum” mu dedin? —Eh işte öyle bir şey “Biz burada elektrik mi satıyoruz” deyip o sinirle kalkıp gittim. —Dayı, hiç mi normal kız arkadaşın olmadı? —Yok, normal kalmamış, 3 kulaklı, 4 gözlüleri de ben beğenmedim... Şuna bak ya, dayısına neler söylüyor… Neyse ne diyorduk. Canım, biraz şansızlıklar oldu ama denemelerimiz devam etti. Bir gün kızlarla tanışacağız diye planladık. Çok yakışıklı bir arkadaşı yanımıza aldık. —Niye? —O yem canım. Yakışıklıyı görünce, kızlar davetimizi kırmaz masamıza gelir, biz de tanışırız diye düşündük. Yakışıklıya ‘Sen hiç konuşmayacaksın, sana bir şey sorsalar bile biz cevap veririz’ dedik. —Hayda, niye konuşmuyor ki? —Çok yakışıklı ama berbat cırlak bir sesi var. Sesini duyan kızlar hemen kaçıyor. Neyse oturduk, yan masadaki kızları birkaç bakışma, konuşmadan sonra masamıza davet ettik. Masamıza geldiler ama sürekli yakışıklıyı konuşturmaya çalışıyorlar. Durumu bir kurtardık, iki kurtardık. Sonunda açık verdi. Çaylar geldiğinde, kızlardan biri şekerliği alıp onun çayına uzandı, bir yandan da yakışıklının gözlerine bakıyor. Ortada soru yok diye biz rahattık ama kız, bizim yakışıklının çayına şeker atmaya çalışınca, bizimki birden cırlak cırlak bağırdı “Şikeeriii aaz kaaat!”. Kızların yüzündeki gülüş gitti, şok olmuş halde bakakaldılar. Biz de mosmor olduk tabi. —Sonra? —Sonrası kızlar bir bahane uydurup kaçtı yanımızdan. Ünal gülerek; —Yahu Aslan, senin başına hep şanssızlık, hep aksilik mi gelecek? Sırf merak ettiğim için sana kız istemeye ben de geleceğim. Mutlaka orda da bir şey olur. En azından üstüne kahve dökülür. —Peki, enişte, bunu sen istedin! —Hemen kızma ya, yalan mı? —“Yalan mı?” dedin ya, senin ablamı istemeye gelişini anlatayım mı Can’a? İstenirse DEVAMI VAR |
|
|
|
|
|
#4 |
|
Yeni Üye
Giriş Tarihi: Oct 2008
Mesajlar: 16
![]() |
—“Yalan mı?” dedin ya, senin ablamı istemeye gelişini anlatayım mı Can’a?
—Neyini anlatacaksın ki? Can atıldı, —Baba ne olur anlatsın? Konuyu duyan Cemile Hanım da kapıda dikilmiş dinlemeye başlamıştı. Aslan, Can’ı yanına çekti, Ünal’ın itirazına rağmen anlatmaya başladı; —Babam, damat adayını tanımak için Ünal enişteyi eve çağırdı. Başladı sorguya çekmeye. Ünal da ilk defa duyuyormuş gibi merakla dinliyordu ama hemen itiraz etti; —Ne sorgusu ya? Aslan eliyle ‘Sus!’ işareti yaparak; —Enişte hiç kusura bakma, anlatacağım artık. Sus ve sonuna kadar dinle. Herkes bildiğine göre Can’ın da öğrenme hakkı olmalı. —İyi iyi… Bunda bir numara var ya neyse, anlat bakalım. —Ne diyorduk. Hah… Babam soruları sıraladıkça, baban sınava çalışmış gibi cevaplıyor. “Evladım, içkin var mı?” baban, “Yok efendim”, “Kumarın var mı?” baban,”Yok efendim”, “Geçinecek maaşın da var. Ailene bakacak kadar tutumlu, har vurup savurmayan birisindir sanırım” baban; “Evet efendim” “Maşallah evladım içkin yok, kumarın yok, serseriliklerin yok. Pekâlâ, hiç mi kötü huyun yok?” Baban bu soru karşısında boynunu büktü, “Bir tek kötü huyum var efendim”. Babam gülümsedi, “Bir tek kötü huy mu? Eh evladım olacak o kadar. Söyle bakalım neymiş o kötü huyun?” Baban; “Çok yalan söylerim”. Ünal ayağa kalkıp Aslan’ı kovalamaya çalıştı ama Aslan, Can’ın arkasına saklanarak; —Can da öğrendi diye mi kızıyorsun ya! Gerçeklerle yüzleşmek zorundasın enişte. Ayrıca buradan alacağın bir ders var, benimle dalga geçmeye kalkarsan unutma “Aslan’la uğraşmak tehlikelidir” Can gülmesine ara verip; —Benim babam hiç yalan söylemez, ben inanmadım ki anlattıklarına. —Vay, baba oğul, dayıya karşı ha. Can, seni de düşmanlar hanesine yazıyorum. O zaman bir hatırasını daha anlatayım. Dayın aslan ya, baban kedi bile olmadığını itiraf etti bir keresinde. Ünal kaşlarını çattı; —Bakalım yine ne uyduracak ama bu kez kesin cezayı hak edecek gibi geliyor. —Ne uydurması enişte ya. Dinle can, bir keresinde köyde babamların evindeydik. Biz otururken, birden ablam mutfaktan bağırdı; “Ünal, yetiş fare vaaar!” diye. Eniştem de koşacağı yerde, masanın üstüne çıktı, “Ne yetişmesi Cemile yahu, ben kedi miyim!” diye bağırdı. Aslan, Ünal’dan da kaçmak için koşarak salondan çıkarken, kapı çalındı; —Bir dakika, kapı çalıyooor. Çekil abla, ben bakarım. Bir arkadaşa adresi vermiştim, eleman arayan filan olursa haber ver diye. Aslan kapıya gitti ama kapıda komşu teyze vardı. Ablası da peşinden kapıya gelince, döndü Can’la eniştesinin yanına gitti; —Can, komşu teyze seni istiyor. —Beni mi? Beni niye istiyor ki? —Konuşma da koş. Can koşar gibi gitti. —Teyze beni istemişsin. —Seni mi? Yok oğlum, dayın yanlış anlamış. “Kazmaya benzer bir şey var mı?” dedim. Can yüzü kızararak geri döndü. —Alacağın olsun dayı. —Ne kızıyorsun ki, bizim evde kazmaya en çok benzeyen sen değil misin? Hem dayına karşı babanı savun, hem de… Hadi içeri geç ders çalış, biz de eniştemle barışıp kafa dinleyelim. Değil mi enişte? —İyi hadi bakalım, Can sen içeri odaya geç, “ilk günden ödev verdiler” diyordun. Ödevini bitir. Aslan sen de TV’nin düğmesine bas bakalım. Aslan TV’yi açtı, bir yarışma programı vardı. Ünal; —Değiştir, müzikli bir yer aç —Enişte yarışma dursun, değiştirme de iki dakika, engin bilgimi göstereyim ya. —İyi dursun bakalım. TV’deki spiker; “Türkiye’nin en yüksek dağı hangisidir” Aslan, “Şeydi ya, şeydi… Yok, Erciyes değildi de şeydi, dilimin ucunda” Can içerden koşarak geldi. “Ağrı dağı” Aslan bozulmuş vaziyette “Sanki ben bilemeyecektim. Geç içeri dersini çalış ukala” Az sonra TV’deki spiker; “Türkiye’nin en büyük akarsuyu hangisidir” Aslan, Can gelmeden cevaplamak için acele eder “Şeydi ya, şey şey Dicle miydi, Fırat mıydı?” Can içerden koşarak geldi. “Kızılırmak” Spikerin sesi “Evet Kızılırmak, doğru cevap.” Can hava atarak içeri gider “Dayı bilemediğin olunca seslen” Aslan, kıs kıs gülen eniştesine baktı, fısıldadı; —Sen gül enişte ben daha son sözümü söylemedim. Ama karışma yok, tamam mı? —Tamam, tamam, karışmam. Ben karışmasam da Can yeter sana. Az sonra aslan TV’ye bakarak; Ne biçim soru bu ya… Ne yazıyor Damlaya damlaya ne olur?” şey olur, şey… Can bağırarak gelir “Damlaya damlaya göl olur” Can cevabı bildim diye sevinçle TV’ye bakar. Ama ekranda başka bir soru vardı. Aslan; —Ya… Dayıyla dalga geçersen böyle rezil olursun. Koş bakayım dersinin başına. Sen bu kafayla anca mühendis olursun. Ünal kızarak; —Öbür kafayla da işsiz güçsüz mü olur? —Enişte, kimi ima ettiğini anlamadım sanma. Bu gün işsiz olabilirim ama bir gün büyük adam olacam. —Yahu Aslan, ben sana ‘Adam olamazsın’ demedim ki, “Vali olamazsın” dedim” —Geç dalganı bakalım enişte son gülen ben olacağım. —Bak bu konuda haklısın. Esprileri en son sen anlıyorsun. —Ablaaaaa… —Ne oluyor yahu, niye ablana bağırıyorsun? —Ablaaa… Eniştem benle dalga geçiyor! —Dur yahu koca adamsın, dalga geçmiyoruz, latife latife… —Abla, bana latife yapıyor. —Aslan, istersen ben de babanı çağırayım, seni şikâyet edeyim. —Ne diyeceksin ki enişte? —Bekle, neler söyleyeceğim, neler. —Hadi ya… Hah ablam da geldi. —Ne oluyor burada, kim üzüyor kardeşimi? —Abla çok değişmişsin. —Zayıflamış mıyım? —Onu demiyorum. Az önce babam kızarken beni hiç savunmuyordun. —Ben sana yardıma geldim, senin konuştuğuna bak. Ne oldu sen onu söyle? —Eniştemle iddiaya girdim, ‘Ablamı çağırsam hemen gelir’ dedim de inanmadı. Can yanlarına geldi; —Dayı, uyumadan bir maceranı daha anlatır mısın? —Ne anlatayım yahu… Ben macera adamı mıyım? —Dayı geçenlerde biz uyuyacakken, “Matbaa maceramı da başka akşam anlatırım” demiştin, hiç anlatmadın. —Haa.. matbaada çalışırkenki olay. Hatırladım şimdi ama senin unutman lazımdı. —Hadi anlat dayı. —Tamam tamam. Dişlerinizi fırçaladıysanız, geçin yatağınıza anlatayım. Ama sonra uyuyacaksınız. —Tamam dayı. Çocuklar yataklarına geçince, Aslan iki çocuğun yatağını da görecek şekilde sandalyeye oturdu. Onların konuşmalarını duyunca, meraklanıp Ünal bey de yanlarına gelmişti. Aslan anlatmaya başladı; —Bir gün matbaada çalışıyorum. İş yerinde gıcık bir arkadaş vardı. Kötü espriler yapar, çenesi hiç durmazdı. Bir gün fena sinirlendim. Acil iş çıktığı durumlarda çağırmak için, iş arkadaşlarının ev telefonları hepimizde var. Ben bekar evinde kalıyorum. Birkaç arkadaşı da ikna ettim. Bu gıcık, düşük çeneli arkadaşın evini gece yarısı 2 de arattım. 1. arayan arkadaş; “Alo Hulusi ile görüşecektim.” “Yok burada öyle biri.” “Öyle mi oysa bize bu telefonu vermişti, saat iki de arayın demişti.” “Yok numarayı yanlış vermiş.” “Pardon sizi de uyandırdım. Bu saatte uyanınca uyumak da zor olacak.” “Tamam tamam, önemli değil.” Bu ilk uyandırma da adamı baya rahatsız ettik. Saat 3’te de 2. arkadaşa arattım. “İyi geceler, Hulusi beyle görüşecektim.” “Yok kardeşim, kim verdi size bu numarayı yahu.” “Hulusi bey verdi, tam bu saatte arayın dedi. Bana ne bağırıyorsun ki kardeşim.” “Saat kaç biliyor musun?” “Saatin kaç olduğunu bana soracağına bir saat al yahu. “Ben kaç olduğunu biliyorum, saat 3. Bu saatte aranır mı?” “Kaçta arayım.” “Hiç arama, yok burada öyle biri.” Çat diye telefonu kapattı. Biz arkadaşlarla gülüyoruz. Sonra adamın uyumasını bekledik. Bu kez saat 4’de sesi kalın arkadaş mafya vari bir ses tonuyla aradı; “Alooo… ben Hulusi, koçum beni arayan oldu mu?” Uykusuz, sinirleri bozulmuş arkadaş öfkeyle bağırırken biz hemen telefonu kapattık. O gece baya güldük. Ertesi gün konuşmayı bırak, öfkesinden kimse yanına yaklaşamıyordu. Ünal; —Ne biçim intikam almışsınız be… —Beğendiysen, telefonunu ver de, bir gece seni de arasın arkadaşlar. —Yok sağ ol, gerekmez. Cemile hanım odaya girdi, kaşlarını çatarak; —Aslan, sen yarın öğleye kadar uyursun da, çocuklar okula gidecek. —Hah abla ben de bir saattir susun da uyuyun diyorum keratalara. —Aaaa dayı. —Dayı dersiniz şimdi değil mi, hem sözümü dinlemeyin. —Ama dayı —Sus bakayım Can. Zaten en çok sen konuşuyorsun. Tamam, abla, uyurlar şimdi. Hadi iyi uykular. —Size de iyi geceler. Sesiniz gelmesin artık. *** *** *** *** Ertesi gün akşam Aslan geç saatte işten gelmişti. Elinde poşetlerle, yorgun argın eve geldi. Babası elinde çayı balkonda oturuyordu. Aslan sitemli sitemli; —Babam balkonda çayını içtiğine göre yemeğe beni beklememişsiniz. Eniştesi; —İşten kaçta geleceğini bilmiyorduk ki. Neyse, çocuklar beklemez de, biz yarın akşam yemeğe başlamayıp, bu geldiğin saate kadar bekleriz seni. —Yarın akşam mı? Yok, gerek yok enişte, düşünmen de yeter. —Bekleriz bekleriz. —İlla söyleteceksin değil mi! Tamam anlaşamadık, ayrıldım işten. —Yine ne oldu, anlat. —Canım ne olacak. Sabah biraz geciktim diye kızdılar önce. |
|
|
|
|
|
#5 |
|
Yeni Üye
Giriş Tarihi: Oct 2008
Mesajlar: 16
![]() |
Ablası, herkesin duyabileceği bir sesle;
—Biraz gecikti, açıkçası öğlen olmamıştı. —Tamam, canım, öğleye doğru gittim işe. Neyse, meğer un getiren kamyonlar, bir sabah saatlerinde geliyormuş, bir de akşam iş çıkışına doğru. —İyi ya, akşamkinde çalışmışsındır. —Çalıştım canım, yevmiye de aldım. Baksanıza elim kolum dolu. —Sağoool Aslan, gördük. Poşetleri o kadar salladın ki orta yerde, emin ol görmeyen kalmadı. Sen işten niye… Nerdeyse niye kovuldun diyecektim ya. Neydi o kelime? —Ayrılmak enişte. Ay-rıl-dım. —Tamam canım. Niye ayrıldın onu söyle. —Gündüz de boş bırakmadılar, yordular beni. Neyse, akşam oldu kocaman bir kamyon yanaştı. Yahu koca şehri siz mi besliyorsunuz. O kadar un çuvalı indirdik ki canım çıktı. Un çuvalları bitince, ben patrona havalı görünmek için. “İş kolaymış, hiç yorulmadım. Bir kamyon un daha gelse indiririm.” Dedim. Adam ciddi ciddi demesin mi? “Zaten iki kamyon indireceksin. Hah… İkincisi de geldi” deyince bir baktım, doğru söylüyor. “İmkânı yok, indiremem canım çıktı yahu!” diye bağırdım. —Hani bir kamyon un daha indirebilirim demiştin? —Patrona hava olsun diye dedim. Zaten söylerken ayakta zor duruyordum. Neyse adam insaflıymış, günlük yevmiyemi verdi; “Bu iş sana göre değil. Sen büyük işlerin adamısın. Bir daha buraya gelme” diye rica etti. Ben de kıramadım. Neyse, yemeği sonra yiyeceğim, mutfakta biraz işim var. Kimse gelmesin, sürpriz yapacağım size. *** *** *** *** Epey sonra, Aslan elinde küçük bir tepsiyle mutfaktan çıkıp, salona gelir. —Dadada daaaa… Ablası küçük bir çığlık atar; —O ne! Aslan gururla; —Baklava. —Elindekini sormuyorum, üstünün hali ne? —Ne var üstümde yahu, az biraz bir şeyler döküldü işte. Siz üzerimi bırakın da şu harika baklavaya bakın. Abla nereye koşuyorsun? —Senin üzerin böyleyse, mutfağı görmem gerek. —Yok, bir şey, mutfak yerinde ya… Allah Allah, sizlere kralların, başbakanların bile henüz tadına bakamadığı bir şaheser baklava sunuyorum ya… Sevineceğinize nelerle uğraşıyorsunuz. Sen niye gülüyorsun enişte. —Sevinçten sevinçten. Krallara layık baklava yaptın ya. —Gel hadi, cezanı affettim, yiyebilirsin. —Olmaz ben cezamla mutluyum. —Ye ya… —Yiyeceğim de, güvenemiyorum. Bu ne ya, benim bildiğim ustalar 40 kat yufkayla yaparlar. Eh acemiler de 8—10 yufka kullansın, seninkinde 3 tane yufka bile değil, 3 tane bazlama görüyorum. —Tamam enişte, eleştirilere açığım. Yufkaları pek inceltemedim ama tadına bir bak, çok beğeneceksin. —Sen baktın mı? —Ustalar, pişerken tadını kontrol eder. Piştikten sonra önce krallara sunar. —Evin en yaşlısı baban değil mi! Götür de ona tattır. —Babam, benim yaptığım her şeye bir bahane bulur. Uzatma da kıymetini bil, ye şunu. —İyi ver bakalım. İşler kötü giderse vasiyet yazmaya vaktim olur umarım. Hımmm… Çok güzel bir ekmek tadı var. —Ne ekmeği ya? —Üç bazlamayı pişirip üst üste koymuşsun, şeker bile katmamışsın. —Hay Allah, aklımdaydı oysa şeker kaynatacağım. Nasıl da unutmuşum. Eeee nasıl pişmiş, En azından ekmek olarak beğenmediğin bir tarafı yoktur sanırım. —Hani deveye sormuşlar, “Sırtın niye eğri?” diye, o da “Nerem doğru ki?” demiş. —Yani enişte, “Beğenmedim.” Desen ben anlardım. —Sen beni bırak da, bu kadar zaman ses gelmediğine göre mutfağa gidip, ablana bak. Eminim seni dövmek için oklava arıyordur. Cemile hanım salon kapısında elindeki terliği göstererek bağırdı; —Mutfağı temizlemezse oklavayı o zaman arayacağım. —Abla etme eyleme, o kadar un çuvalı taşıdım, yoruldum. — Babam duyarsa seni öldürür diye bağıramıyorum. Hiç mazeret dinleyecek halde değilim. Doğru mutfağa… *** *** *** *** Ertesi gün Aslan, eniştesi Ünal ile kahvaltıya oturmuştu. Ünal Bey imalı konuştu; —Aslan, seni böyle erken bir kahvaltıda görmeyi neye borçluyuz? —Babama akşam söyleyemedim fırın işinden de ayrıldığımı. —Eeee… —Erkenden iş aramaya gideceğim. —Güzel güzel. İlk defa iş aramayı ciddiye aldığını görüyorum. —Tamam, enişte ya… İş bulmada bazı yanlışlarım olmadı değil ama ciddiye alırım yani. Mesela bir iş sınavı vardı. Hayatımda ilk defa bir işe bu kadar önem vermiş, deli gibi çalışmıştım. Sınav saat 10’daydı. Garanti olsun diye 15 dakika önce sınav yerine varmıştım. Baktım benden başka bekleyen hiç kimse yok. Böyle kıyak bir işe niye kimse başvurmuyor diye merakımdan, dayanamayıp kapıdaki görevliye sordum. Sınava niye kimse gelmedi diye. Meğer herkes 45 dakikadır sınavdaymış. Şansımdan hafta sonu saatler 1 saat ileri alınmış. —Aslan, lütfen yemekte anlatma böyle şeyleri. Gülmekten çay genzime kaçacaktı yahu. —Ne yapayım enişte, ben de bir şansızlık var ama çözemedim. Benim gibi becerikli birinin iş bulamaması sana da garip gelmiyor mu? Acaba diyorum, odamın kapısına at nalı mı assam, uğur getirir mi? —Aslan kafayı çalıştır. Atlarda da 4 tane nal var. Uğur getirse kamçı yerler mi! Aslan, sen uyanık olursan, şansın da döner. Yapamayacağın işe girişme, haddini bil vezir olursun. Yüzüne övgü düzenlere güvenme, ardından konuşurlar, rezil olursun. —Hadi ya… Peki enişte sen hiç yüzüme karşı övmüyorsun da ardımdan mı övüyor musun? —Bekliyorum. —Neyi bekliyorsun ki? —Övülecek bir şeyler yapmanı. —Haaa… —Çok bekler miyim? —Yok enişte, ne demek. Çay, kahve getireyim mi? —Sağ ol, Sağ ol…Neyse, ne taraflara gideceksin iş aramaya. —Gazetede bir ilan gördüm. Mezun olduğum meslek lisesi ilk defa bir işe yarayacak galiba. Ciddi bir maaş bile verirler belki. —Sen benim lafımı dinle, havalara girme. Gazete ilanı ile eleman arayanların çoğu ciddi bir ücret ödemez. —Demek öyle diyorsun enişte. Bu büyük bir şirket. Gör bak bakalım az mı ücret ödüyor, çok mu? —Aslan, böyle işlerde benle iddiaya girme, üzülürsün. —Tamam, enişte, akşam görüşelim. —Randevu defterime bakayım. Hımm… Akşam müsaitmişim, görüşelim *** *** *** *** Aslan, işe alınacak adayları seçen personel müdürü karşısında, kendinden emin tavırlar çizmeye çalışıyordu. Personel müdürü; —Evet, diplomanızı gördük, sicil belgeleriniz de temiz. Fakat bazı konuları önceden konuşmakta fayda var. Mesela alacağınız ücretin sizi tatmin edip etmemesi de iş veriminizi etkiler. Söz konusu işte ne kadar ücret sizin için yeterlidir? —Eeee… Şey… iş zor tabi. 1500 YTL yeterli gelir. —Hımm… Biz bu görev için 3000 YTL düşünüyorduk. —Hadi ya… Ciddi misiniz? —Tabi ki ciddi değil ama bu iş için 1500 YTL’den bahsederek, şaka yapmaya önce siz başladınız. —Hadi ya… Peki, ne kadar ücret düşünülüyor? —Asgari ücret, yani 500 YTL. O da üç aylık deneme süresinde beğenirsek. Anladığım kadarıyla sizin üstün yeteneklerinizden bu görevde faydalanmamız mümkün görünmüyor. Güle güle beyefendi. *** *** *** *** Ertesi gün kahvaltıda yine aynı sahne vardı. Ünal enişte bıyık altından gülüyordu. Aslan; —Gülme enişte ya… Ne bileyim adamı ciddi soruyor sandım —Tamam ya gülmüyorum. Ne olacak bu senin şansızlığın, … Marifetsizliğin diye düşünüyorum. —Enişteee! —Neee? Can da uyanıp yanlarına gelmişti. Ünal, —Ne oldu Can, okul saatine çok var. —Okula gitmeyeceğim ki baba, öğleden önceki dersler boş. Matematik öğretmeninin işi varmış, Türkçe dersi de zaten boş geçiyor. —Niye? —Öğretmen tayin edildiği şehirde rahatsızlanmış, rapor almış. Aslan; —Eeee… Yeğenim, işin yoksa benimle gel, belki şans getirirsin. Ünal kaşlarını çattı; —İş aramaya mı götüreceksin? —Evet, hayatı öğrenir kötü mü? Hem benim iş ararken çektiklerimi görür, adam gibi çalışır üniversiteleri filan okur. —Hımm aslında doğru. Belki onun şansı da sana yardım eder. Gerçi senin marifetsizliğin bütün şansları sıfırlar ama neyse. Ünal ikisine doğru döner, —Bana bakın, dikkatli olun. Karşıdan karşıya filan geçerken elinden tut, o biraz dalgındır. —Tamam enişte. —Sana demiyorum, Can’a diyorum. —Eeee… Enişte. Can gülerek; —Tamam, baba, anladım. Dayımı dövmeye kalkan filan olursa da korurum, merak etme. —Sen beni tanımamışsın yeğenim, kimseden korkmam. —Aaaa dedem geldi, şimdi sana kızmasın? —Bu numarayla beni korkutacağını mı sandın? Ünal, Asım beyin sesini taklit ederek bağırdı; —Aslaaaan! —Eeee efendim babacığım? Babası Asım beyin değil de eniştesi Ünal’ın bağırdığını anlayınca kaşlarını çatı; —Ne oluyor yaaaaa? —‘Kimseden korkmam’ dedin ya bir test edeyim dedim. —Yürü Can ya, yürü ya… *** *** *** *** Aslan ile Can caddede yürüyerek adres arıyorlardı. Hava çok sıcaktı. Can; — Dayı 50 kuruş versene — 50 kuruşu ne yapacaksın? — Bir yaşlı adama vereceğim Aslan, çevrede yaşlı bir dilenci aradı. — Nerdeymiş bu yaşlı adam — Şu köşede dondurma satıyor ya ona. —Vay kerata, “Dondurma al dayı “ demek daha kolay değil mi? —Dayı sen her zaman diyorsun ya, “Küçük işleri bile öyle yap ki, hep hatırlansın!” diye. —Hadi ya ben mi diyorum o sözü. —Canım ya sen ya da büyük bir düşünür. Ne fark eder ki? —Tamam, tamam, hak ettin dondurma parasını. Al bakayım, bir tane de bana al. Dondurmalarını yiyerek yürüyüp, sonunda adresi buldular. Fakat gittikleri adreste sadece bir kişi vardı ve eleman alımında yetkili olmadığını söyledi; —Bu gün burada badana yapılacağından, mülakat diğer şubemizde yapılacak. Buyurun adresi. Adresin yazılı olduğu kâğıdı alıp aşağı indiler. Aslan’ın canı sıkılmıştı. —Burayı bir saatte zor bulduk, orası ne kadar uzaktır şimdi. —Dayı adresi bilmiyorsan niye sormadın? —İş ararken her bir şeyi biliyor gibi görünmek puan getirir. —Ama dayı derler ki, “Soran dağlar aşmış…” —“…sormayan düz yolda şaşmış”. Bir atasözü daha söylersen kötü olacak ha… Allah Allah ya… Buluruz elbet. Ne yazıyordu şu kâğıtta? Şu polislerim megafonundan da kulağım patlayacak ha… Caddenin kenarına park etmiş polis arabasından anons sesi geldi; —Paketin yanına kimse yaklaşmasın. Aslan, elindeki kâğıda bakarak yürümeye devam etti. Yanlarından geçtikleri polis arabasında telsizden konuşma sesi geliyordu. — 2945’ten merkeze, Cemal Gürsel caddesi'nde şüpheli bir paket var. — Anlaşıldı, çevre güvenliğini alın uzman gönderiyorum. — Merkez uzman ekibe gerek kalmadı, paket bos. — Bos olduğunu nasıl anladınız. — Az önce vatandaşın biri tekme attı. Aslan dayı sağa sola baktı, “Ben mi?” diye işaret etti. Polis megafon ile seslendi; —Gel bakayım kahraman. Senin sayende merkezden gelecek ekip kurtuldu. —Benim sayemde mi? —Tabi, sen bomba var sandığımız poşete tekme atmasaydın, yarım saat bomba ekibini bekleyecektik. Gelen ekip de bir sürü benzin yakacaktı. Aslan dalga geçildiğini anladı, Can gülüyordu; —Söyle bakalım kahraman bir şey mi arıyordun. Aslan kâğıdı gösterdi; —İş ilanı vardı da şu adresi arıyordum. —Hımm… Yürüyerek gidilir mi yahu, çok uzak orası. Atla bakalım, şansından biz de o tarafa gidiyoruz. —İyi sağ olun. —Ama söylemedi deme, ilandaki iş illegal bir iş ise ekip otomobiliyle gitmen kötü olabilir. —Anlamadım? —İşportacıysa, korsan kitapçılar filan eleman arıyorsa, seni bizle görürlerse işe almazlar. —Tamam, abi ya, yeğenimin yanında daha fazla rezil etmeyin. Poşete vurdum diye gülüp duruyor zaten. —Ne gülüyor ki, güzel vuruştu keh keh. Polis otosuyla yola çıkarlar. Az sonra merkez ekip telsizle ekiplerden mevkii ve yol durumu hakkında bilgi almaya başladı; — Merkez 2945, Bulunduğunuz mevkide hava ve yol durumunu iletiniz — 2945 Merkez, Hava yağışlı, zemin kuru, yolda kalan araç yok. — Merkez 2945, Hava yağışlıysa zemin nasıl kuru oluyor? — 2945 Merkez, Anonsu yaparken tünelden geçiyorduk — Merkez 2945, Anlaşıldı — 2945 Merkez, Tünel çıkışında kaldırıma çarpmış bir araç var. — Merkez 2945, Alkollü mü? — 2945 Merkez, Olumsuz efendim, dizelmiş, hah ha ha. Şaka merkez şaka. Şoförü şimdi bindi, uzaklaşıyor. Sorun yok. — Merkez 2945, Anlaşıldı, anlaşıldı. Neşeniz yerinde bakıyorum da. Neşeniz eksik olmasın. — 2945 Merkez, Emir anlaşıldı merkez hah hah ha… Merkez hattı kısa süreli kapanınca gülümsediler. —Merkezde mikrofon başında espriden anlayanlar olması çok iyi. —Merkez 2945. —Evet merkez —Yol güzergâhız üzerinde olduğunu sandığımız bir ekip var. Hırsız yakalamışlar ama araçları bozulmuş. Tutukluyu almak için ekip 2800 ile teması geçip konumunu öğreniniz. —Gerek yok merkez, ekip görüş alanımıza girdi. Diğer arabaya yaklaşıp, araçtan indiler. Elleri kelepçeli adamı Aslan’ın yanına atıp, durumu konuşmak için diğer polislerin yanına yürüdüler. Aslan, çekinerek yanındaki paspal görünüşlü adama sordu; —Ne oldu beyefendi, hırsızlıktan mı yakaladılar. Adam kendisine ‘beyefendi’ diyen Aslan’a bir süre şaşkın baktı, sonra, ‘beyefendi’ye vurgu yaparak konuştu; —Ne yapalım beyefendi, kahvede oturmuyoruz, dilencilik yapmıyoruz, alnımızın teriyle… —…çalıyorsunuz… Anlıyorum ama bu ter kokusu beni mahvetti, kokusu pek de alın terininkine benzemiyor. Ayrıca boşuna fırsat bekler gibi ceplerime doğru bakmayın. İş arayan biriyim, cüzdanım bomboş. —İş mi arıyorsun, bu memlekette işsiz mi kalınır. İstersen seni yanıma alayım. —Yok, sağ olun, ben başka işe bakacağım. Demir parmaklıklı manzaralardan oldum olası hoşlanmam. Polislerden biri hırsızı arabadan çıkardı; —Geç bakalım, arabanız çalıştı. Polislerle şakalaşarak yola devam ettiler. Direksiyondaki polis; —Demek iş arıyorsun. Sağlığın yerinde görünüyor, niye giremedin ki işe? —Biraz dürüstlük yapmaya kalınca hemen atıyorlar işten. —Eee zaman böyle. Hem herkes dürüst olsa, polisler işsiz kalır. Senin başına ne geldi de böyle konuşuyorsun? —Mesela son işimde, keneler çoğalınca “Kene İlacı” satan bir şirkete eleman lazım olmuştu. Başvurdum, hemen işe girdim. Allah sizi inandırsın,çok etkili bir ilaçtı. İlaç sattığımız yerlerden “Sizin ilacı kullanınca, keneyi yiyen böcekler ölüyor, keneler de artıyor” diye şikayet gelmeye başlayınca, sinirim bozuldu patrona; “Kene ilacınız o kadar iyi çıktı ki, hasta kene kalmadı. Bu ilaç kenelerin hangi hastalıklarına iyi geliyordu? ” dedim. —Hadi ya o ne yaptı? —O beni tekme tokat attırmak için birilerini çağırırken ben kaçmaya başlamamıştım. Adetimdir, kovulmayı beklemem. Neşeli bir yolculuk sonunda, aradıkları binanın önünde indiler. Hemen yandaki oyun parkını görünce Aslan; —Can, sen şu parkta oyna ben yarım saate, bilemedin bir saate kadar gelirim. —Tamam dayı. —Bana bak, yabancı birileri çağırırsa filan gitmek, parktan ayrılmak filan yok. Park kalabalık olmasa içim elvermez ama çok sayıda aile var, serseriler gelemez. —Tamam, dayı, biliyoruz çocukları kaçıranlar var. Sen işine bak, merak etme. Ha… Yabancı biri seni kaçırmaya kalkarsa filan ‘İmdat’ diye bağır, hemen gelirim. —De... Yürü git. Kerataya bak ya… Beni ne diye kaçıracaklar. —Nesli tükenen… —Kötü bir şey söyle de… —Yok, dayı, ‘Nesli tükenen, süper yakışıklılardan biri’ diye kaçırırlar. —Tamam, tamam kes. Bu çektiğin yağların bedeli olarak, dönüşte lokantaya götürürüm. —Aman acele et, çok acıttım. —Benim kıymetimi anlayınca, mülakatta uzun uzun sorular sorarlar şimdi. Bir saatten önce bekleme. *** *** *** *** 8—10 dakika kadar sonra Aslan parka gelmişti. Can; —Çabuk geldin, ne oldu dayı? —İlk soruda iş bitti? —Hemen kıymetini anladılar mı? —Yok ya… İsmin ne dediler, ‘Aslan Çetin’ dedim. Adam bana dikkatlice baktı, ‘Mustafa Çetin neyin oluyor?’ dedi. Baktım, ünlü biri galiba, faydası olur diye düşündüm ‘Eniştem” dedim. Adamı gülümseyecek diye beklerken, kaşlarını çattı; “Onu hiiiç sevmem bana çok zararı dokunmuştu.” Deyince, toparlamak istedim, “Mustafa Çetin mi dediniz. Hay Allah yanlış anlamışım. Mustafa Çetin’i hiç tanımam, benim eniştem Murtaza Çetin dedim” Adam ayağa kalktı, “O serseri mi senin enişten. Mustafa onun yanında yine iyi sayılır. Çık dışarı!” diye bağırdı. Durumu izah etmek istedim, “Ama efendim!” ama adam beni konuşturmadı bile. Yüzü öfkeden mosmor bağırmaya başladı, “Hemen dışarı çık. O Murtaza ile Mustafa’ya selam söyle karşıma sakın ola çıkmasınlar.” Baktım adamın laf dinleyeceği yok, mecburen çıktım. —Hadi ya… Dayı ben de tanıyor muyum Murtaza enişteyi. —Bana baaaak, enişteyi bilmem de beş kardeşi tanıtırım sana. Dalga geçmeee!. —Peki, dayı, bunu daha güvenli bir ortamda konuşuruz. Dedemin yanında filan. Aslan, yeğeninin saçlarını okşadı; —Zekânı hep takdir etmişimdir zaten. Yürüyerek önüne geldikleri dönerciye baktı; —Ne dersin, döner yiyelim mi? —Tamam dayı. Aslan cebindeki paraya baktı, sonra dönerin fiyatına baktı. —Gel öyleyse uygun bir dönerci arayalım. —Burada var ya. —Bu dönerci eti az katıyor diye duydum. Sen beni takip et. Kısa bir yürüyüşten sonra ucuz bir yer bulup girdiler. Can, dayısının vitrindeki fiyatlara bakmasından durumu anlamıştı, bir şey söylemedi. Ekmek arası döner istediklerini söyleyip, içerdeki taburelere geçtiler. Az sonra gelen ekmek arası dönerleri inceleyen Aslan, dayanamadı, garsonu çağırdı; —Bakar mısınız? —Buyurun. —Bir yanlışlık olmasın, salatanın arasında et buldum. —??? —Kardeşim ekmek arası döner istemiştik, siz salata koyup göndermişsiniz. —Beyefendi, sessiz olun. Burası şey bir yerdir, neydi? Hah nezih bir yerdir. —İyi ama bu ekmek arası salata ne olacak. Biz döner parası verdik. —Anlaşıldı, sizin sorununuza halkla ilişkiler uzmanımız Sadullah’ın bakması faydalı olacak. Garson’un işaretiyle, mutfak tarafından dev gibi bir adam çıkıp geldi. Aslan’ın bakışları değişti, gülümsemeye çalıştı. Sadullah; —Bir sorun mu var? Aslan, gayet nazik bir sesle; —Hayır, canım, ne sorunu olacak. Bu güzel döneri yapan ustaya teşekkür etmek istiyorum, dedim de. Yani Sadullah Bey, bu ne lezzet, döner sanki ağzıma hiç dokunmadan mideme iniveriyor, ellerinize sağlık. Şey biraz acısı az olmuş, acı bir şey var mı? —Acı bir şey mi istiyorsunuz. O zaman ücret pusulasını gönderelim. Afiyet olsun. İri yarım adam uzaklaşınca, Aslan Can’a fısıldadı; —İri yarı olan bile böyle espri yapıyorsa, bunlar bizi güle güle döver. Çabuk ye kaçalım. Acele ile ekmek arası salatalarını yiyip çıktılar. Can gülerek; —Eee… Dayı salatayı yedik, döner yemeye ne zaman götüreceksin. —30 Şubatta. Allah Allah, canımızı zor kurtardık, şunun konuştuğuna bak. —‘Can’ımızı kurtardık’ diye beni mi kastediyorsun. —Heee…. Sus kerata. Bana bak evde bunlardan bahsetmek yok, tamam mı? —Hımm… Tamam dayı. —Cevap verirken ayağının birini kaldırma. İki ayağın yerdeyken söz ver bakayım. —Tamam yaaa… Söz. —Hadi seni eve bırakayım. —Sonra sen yine mi iş arayacaksın. —Yok, yakında bir inşaatta tuğla indirecektik. Arada bir kiremit, tuğla, demir, briket indirecek kamyon geliyor. İş bulamayınca oraya uğruyorum, üç beş kuruş harçlık oluyor. —Tamam, dayı, ben okuldan geldiğimde evde olur musun? —Sanmam, daha geç gelirim ne oldu? —Kemal amcalar gelecek diye duymuştum. —Ha şu şakacı olanlar mı? Onlar geliyorsa, erken gelmeye çalışırım. Biraz neşelenelim değil mi? —Amaan bazen olmadık şakalar yapıyorlar. —Merak etme, sana ters bir şaka yaparsa hemen cevabını veririm. Benim takılmalarıma alışkınlar. Şaka yollu senin intikamını alırım. —Aslan dayım benim. —Bana da olmadık şakalar yaptığı oluyor. Bir keresinde yolda karşılaştık; “Aslan seni görünce hemen Ünal aklıma geeliyor” dedi. Ben de; “O benim kadar yakışıklı olmadığına göre, sadece eniştem olduğu için sanırım” dedim. O da; “Yok bilemedin, ikinizin de bana borcu var ya, ondan.” Dedi. Adamın alacağını hatırlatması bile orjinal yahu. *** *** *** *** Akşam, Aslan yorgun argın gelmiş, temizlendikten sonra salona geçmişti. Salonda Kemal Bey ve eşi Makbule hanımı görünce ‘Hoş geldiniz’ deyip, selamlaştılar. Aslan otururken, Kemal bey sözüne devam etti; —Otur Aslan, ben de bu meraklı Can’a, hanımla tanıştığımız günleri anlatıyordum. ‘Babanın yüzünden nerdeyse hayatım kayıyordu’ dedim onu merak etmiş de. Ünal kızar gibi; —Ya benim suçum yok. —Ünal, sen sus ve dinle sadece. Neyse, zar zor hanımla bir görüşme ayarladım. Bizim zamanımızda bayanlarla görüşme kolay değil. Yanına bir bayan arkadaşını almak şartıyla konuşmayı kabul etti. Ben yakındaki bir Cafe’de bekleyecektim, o cafenin önünden geçince takip edip, çarşıda uygun bir yerde oturup konuşacaktık. Ben kahvede otururken, münasebetsizin biri geldi yanıma oturdu, benim gözüm yollarda. Ünal eliyle kendini işaret etti; —O münasebetsiz de ben oluyorum. Kemal bey devam etti; —“Eh... Bir kahveni içerim dedi.” Ismarladım kahveyi, içti –afiyet olsun- da, ben heyecan içinde gözden kaçırmayım diye yola bakarken, Ünal; “Makbule geçti!” deyince ben fırladım. “Eyvah, ne zaman geçti, ben niye görmedim” diye çarşıya doğru koşmaya başladım. Meğerse, “Kahve makbule geçti, iyi geldi” demek istiyormuş. Tabi Makbule hanımla o gün buluşamadım. Ünal’ın yaptığını anlatıp da, gönlünü alana kadar kaç gün uğraştım, neler çektim hiç sormayın. Bayanlar gülüşerek mutfağa doğru geçtiler. Ünal yerinde bir iki huzursuz kıpırdayıştan sonra, sözü değiştirmek için konuştu; —Eeee. Kemal bey, yeni evinize yakında geçecekmişsiniz öyle mi? —Evet, taksitleri devam ediyor ama oturulacak hale geldi, bazı komşular taşındı bile. —İyi iyi… Siz ne zaman taşınıyorsunuz? —Ne o hayırlı olsuna mı geleceksiniz. Hanımla iddiaya girmiştik, gelmezler diye. —Niye gelmeyelim canım, geliriz. —Şaka yapıyorum yahu. Dursana bir aklıma bir şey geldi. Bayanlar gelince, bozuntuya vermeden önce yeni evin adresini sor, sonra da ben ne dersem tamam diye başınla onayla, olur mu? —Bunda da bir numara var ama hadi bakalım. O sırada bayanlar salona döndü. Ünal; —Hayırlı olsun da bu yeni evinizin adresi nedir, nasıl gelebiliriz bir tarif et. —Sağ ol, daha iyisi sizlere. Dinle bak, Apartmanın girişindeki 8 numaralı zili burnunla çalarsın, biz otomata basınca dirseğinle kapıyı iteklersin. Konuşmanın acayipliğini fark eden bayanlar, gözlerini kocaman açarak dikkatle dinlemeye başladılar. Kemal bey devam etti. —Asansörün 4. kat düğmesine de dirseğinle basarsın. Makbule hanım, eşinin konuşmalarına dayanamayıp, sordu; —Yahu niye zillere, düğmelere burnuyla, dirseğiyle basmasını söylüyorsun ki, eliyle bassa olmaz mı? —Hanım hanım, yeni ev almışız, hayırlı olsuna gelecekler. Eli—kolu boş gelecek değil ya… Makbule hanım boş bulunup şaşkınlıkla bağırdı; —Aaa… Ünal Bey; —Kemal bey böyle acımasızdır. Makbule hanım; —Ayıp ayıp bey böyle denir mi? Kemal bey; —Haklısın hanım, böyle de denmez ki! Ünal bey ayıp ayıp, ben acımasız mıyım! Makbule hanım; —Ben senin söylediklerine diyorum ayıp diye. Makbule hanım da işin şaka olduğunu anlamıştı ama Ünal yine de açıkladı; —Merak etmeyin Makbule Hanım, biz Kemal beyin şakalarına alışkınız. “Eşime şaka yapacağım, çaktırmayın” dedi. … Tabi her şakasında bir gerçeklik payı da yok değil ama neyse. Kemal bey, sağa—sola bakındı sonra; —Ya her gelişimde soğuk espriler yapan Can bu gün nerde, hiç göremedim. Aslan; —O da “Akşam Kemal amca geliyor, soğuk espriler yapar yine” diye saklandı. —Vay kerataya bak. Çağırın şunu ya, sırf onun için sorular hazırladım, boşa gitmesin. Can salona geldi; —Ben de uyumak üzereydim, hayırlı geceleeeer! Kemal, —Otur, kaçmak yok. Sen bana soru sorarsın da, ben sana soramaz mıyım. Hemen cevapla bakalım, soru 1; 3 Japon sırayla uçaktan atlamış, sonra ne olmuş? —??? —Beraber atladıkları sıra kırılmış, keh keh. 2. soru; Geçen arkadaşlarla fırında patates yiyorduk, sonra bahçeye çıktık, neden? —Fırına hepiniz sığmadınız? —Vay kerata yaklaştın. Fırın çok sıcaktı, biz de bahçeye çıktık. 3. soru; Yangın dolabını açarsan ne olur? —Yangın dolabını mı? Ne olur? —Ne olacak Yang kızar keh keh. Senin geçen söylediğin gıcık sözleri unutmadım hele o klima esprisi. Ünal; —Ne demişti Can? —“Bizim araba klimalı” dedim, “Sizin araba Kli malı, bizim ki de Kore malı” dedi. Bir de “Kemal amca diyelim ki, çok zengin ve güçlü birisin, Tahta çıkınca ne yaparsın?” dedi, Ben düşünüyordum “Ne yaparım, ne yaparım!” diye. O gülerek “Kemal amca bu kadar düşünme, bir çekiçle çivi alırsın, çıkan tahtayı geri çakarsın” demesin mi? *** *** *** *** Aslan, muhabbetle, şakalaşmalarla yorgunluğunu unutmuştu ama misafir gider gitmez o da kalktı; —Ben hemen kaçıyorum, hayırlı geceler. Yarın erkenden bir kamyon daha gelecekmiş, kiremit indireceğiz. *** *** *** *** Ertesi gün erkenden işe gitmişti Aslan. Ünal da kahvaltıyı yapıp, işe gitti ama işe varır varmaz hanımı evden aramıştı. Cemile hanım, —Aslan çalışırken ayağına tuğla düşmüş. Biz Can’la hastaneye geçiyoruz. Durumu fazla da kötü değilmiş ama izin alabilirsen sen de gelebilir misin? —Tamam, durumu iyiymiş madem, ben hazırladığım raporu amirime sunup öyle geçeceğim, tamam mı? Ünal, hastaneyi, oda numarasını filan öğrendi. *** *** *** *** Cemile hanım, koridorda evrakları kayıt ettirirken, Can da dayısının yattığı odadaydı. Aslan’ın morarmış ayağı, tavandan sarkan bir askıyla tutturulmuştu. Hemşire Aslan’ın başucuna geldi; —Ayağınızı sarmaya başlamadan önce, ağrı kesici vereceğiz. Aslan, Can’ı göstererek; —Ne gerek var ağrı kesiciye, yeğenim buradayken her acıya dayanırım. Hemşire, Aslan’ın hava atmaya kalktığını anlamıştı; —Öyleyse, hemen başlayım, ama röntgen sonucu çıkmadı, kırık kemik filan varsa oldukça canınız acıyacak. —Canım, hatırınız için bir parça ağrı kesici alırım. —Hatırım için mi! İyi sağ olun. Aslan hemşirenin kulağına doğru; —Yeğenimin babası piyanisttir. Bir sorsanıza, çocuk sevinsin. —Ne sorayım? —“Baban piyanist mi?” diye. Hemşire Can’ doğru; —Merhaba yakışıklı, senin baban piyanist mi? Can bir an şaşırmış gibi yaptı. Sonra yüzü kızardı, başını öne eğdi, odadan dışarı çıktı. Hemşire şaşkın sordu; —Ne oldu şimdi ya, niye üzüldü bu çocuk? Aslan gayet telaşlı ve üzgün bir görüntüyle; —Ne yaptınız ya… Bu sorulur mu? —Siz, sorun demiştiniz ya! —Ben şaka yapmıştım, sizin gerçekten soracağınızı ne bileyim. —Niye canım babası piyanistse ne olmuş? —Ne piyanisti ya, o da benim gibi inşaatta çalışıyordu, geçen parmaklarına tuğlalar düştü. Ne zamandır parmaklarını kullanamıyor. Hemşire çok üzülmüştü. Aslan’a ters ters bakarak; —Hep sizin yüzünüzden oldu, yazıklar olsun. Ben ne yapacağım şimdi ya, çocuk da çok üzüldü. Hemşire Can’ın peşinden koşar gibi çıkınca, Aslan kıkırdayarak gülmeye başladı. Hemşire, Can’ı koridorda, evraklara işlem yaptıran Cemile hanımın yanında gördü; —Sizin çocuğunuz değil mi? —Evet. —Çok üzgünüm, böyle olduğunu bilmiyordum. —Neyi bilmiyordunuz, durumu iyi demiştiniz? —Yok, hastamızın durumu iyi, röntgenler gelsin, sanırım kısa sürede çıkar da eşinizin durumunu bilmiyorum. Can, hemen yanlarından sıvışıp dayısının geri döndü. O esnada Ünal Bey de gelmişti. —Hanım, nasıl oldu Aslan’ın durumu? —İyiymiş ama hemşire hanım şey dedi… Hemşire şaşkındı; —Eşiniz mi beyefendi? —Evet. Hemşire şaşkınlıkla Ünal’ın parmaklarına baktı; —Ama içerdeki hasta bana az önce giden çocuğun babasının da parmaklarına tuğla düştü demişti. Ünal başını iki yana salladı; —Bu büyümeyecek mi yahu. Hemşire hanım, ben şimdi ona… Hemşire, kötü bir şakaya kurban gittiğini anlamıştı. Ünal beyi durdurmak için eliyle işaret etti. —Lütfen beyefendi, müsaadenizle kendi intikamımı kendim alayım. Hemşire elindeki ilaç kutusunu geri bırakıp, dolaptan koca bir iğne aldı; —Az sonra doktor beyin muayenesi biter. Ağrı kesici verip sarmam gerekecekti. Hap halinde verecektim ama sanırım iğne ile vermem daha uygun. Sıra ile hastaları gezen doktor, odadan çıkmıştı bile. Hemşire odaya girdi, doktorun yazdığı talimatı okudu; —Evet, önemli bir şeyiniz yokmuş. Ağrı kesici verilip sarılacak sadece. Aslan önce gülümsedi ama arkadan odaya giren ablasının yüzündeki endişeyi ve eniştesinin kıs kıs gülmesini fark edince korktu. —Hemşeri hanım. —Nerden hemşeri oluyoruz? —Şey, hemşire diyecektim. Hemşire hanım, durumum gerçekten iyi değil mi? Eniştem gülüp durduğuna göre iyi olmam normal değilmiş gibi geldi. Hemşire, Aslan’ı biraz da zorla çevirip, iğneyi gösterdi; —Hani şu parmakları ezilen enişteniz mi? Kocaman iğneyi gören Aslan bağırdı ama kurtulamadı; —Hayııııır! *** *** *** *** Bir süre sonra hemşire sargıyı da bitirmişti. Can atıldı; —Dayı imza atayım mı? —Bana baaaak, yeğenim, ben senin suratına bir imza atarım. —Anladım anladım, beş parmak imzası. Niye kızıyorsun ki. Her gün mü ayağın sargıda oluyor! Hemşire, Aslan’a doğru kaşlarını çatarak; —Kötü şakalarına çocuğu da kattın ama çocuğu üzersen yeni cezalar gelir ha!. —Aman hemşire hanım, hiç üzer miyim yeğenimi? Şey… Şu köşede gülüp duran eniştemi üzsem ceza yok değil mi? Hemşire cevap vermedi, odadan çıkarken gülümseyerek; —Sargıların iki gün kalacak, bu süreyi hastanede geçirmeniz daha iyi olacaktır. Aslan; —Hemşire hanım, hani çabucak çıkardım. —Bana kalsa hemen çıkarırım ama son söz doktorunuza ait. Bu arada ziyaretçilerin de fazla kalmaması gerekiyor. Biraz sonra doktorlar viziteye çıkacak, o zamana kadar hasta yakınlarının çıkması gerekiyor. Cemile hanım; —Tamam, hemşire hanım, birazdan çıkarız. *** *** *** *** Akşama doğru, Aslan sıkılmıştı, başka bir hastanın koltuk değneklerini isteyip, onlarla koridora çıktı. Danışma kısmına geldiğinde birkaç doktorla hemşirenin bilgisayar başında tartıştığını gördü; Klavye başındaki genç doktor, önce ciddi sonra da “Sen ne anlarsın bilgisayardan” der gibi konuştu; —Hatalı yüklenmiş bir program var. Anlar mısınız bilgisayardan? Aslan konuşmadaki alay tarzını sezmişti. Ciddi bir ifadeyle; —Hımm… Söylediklerimi yapın. Önce başlangıç/çalıştır kısmına tıklayın. Açılan kısma ‘CMD’ yazın. Yazdınız mı? —Evet. —Şimdi ‘Dir/a/s/h komutunu’ yazar, enter’a da basarsaaaaak… Aslan son cümleyi bilerek uzatmış, doktorun yazması ve enter’a basmasını beklemişti. Enter’a bastığını görünce, hemen başka tarafa dönüp, görmemiş gibi yaparak. Son cümlesini söyleyip uzaklaştı. —Bilgisayarımız bundan sonraki ilk kapatmadan sonra, tekrar açılışında formatlanmış ve bomboş gelecektir. Klavye başındaki doktor ve yanındakilerin, telaşlı “AAA!” bağırışlarını duymamış gibi yaparak, odasına doğru yürüdü gitti. Ona bakan hemşire gelirken bağırmaları durmuştu. Hemen danışmadakilerin yanına gidip olanları öğrendi. Telaş ve sinir içindekileri öylece bırakıp, Aslan’ın kaldığı odaya girdi. Hem kızmaya çalışıyor, hem de gülmesine engel olamıyordu; —Siz ne yaptınız ya, “Bütün bilgisayarı göçertti” diyorlar. Aslan, gülümsedi; —Siz de güldüğünüze göre, o bana hava atan doktor pek tutulmuyor galiba. —Amaaan! İşi gücü hava atmak. Herkesi küçük görmeye çalışan bir yapısı var. Ama bu yaptığınızdan sonra eline düşmeyin. —Ne yaptım ki? —İki haftadır gece nöbetlerinde o bilgisayarda yazdığı bir tez vardı, bütün emekleri boşa gitti. Bakın, koridordan hâlâ sesi geliyor. —Ha bu “Eyvah, yandım, bittim” sesleri onun mu? —Gülmeyin Aslan Bey, yine de yazık emeklerine. —Merak etmeyin, benimle dalga geçmeye çalışarak bu cezayı hak etti ama dosyalarına bir şey olmayacak. Yazdığım komut sadece gizli dosyaları göstermeye yarayan bir komuttu, her şeyin silineceği filan şakaydı. Aynı şakayı başka kurbanlara da yapmıştım. —Valla şaka bence güzel de, tüm hastalıkları size bulaştırıp, dayanıklılığınızı test etmeye kalkarsa karışmam. |
|
|
|
|
|
#6 |
|
Yeni Üye
Giriş Tarihi: Oct 2008
Mesajlar: 16
![]() |
—Durun, çıkıp şunların halini bir göreyim. Genç doktor onu görünce öfkeyle kalktı; —Bu adam ne ameliyatı olacaksa ben ücretsiz yapacağım. —Keşke, bilgisayar konusunda benimle dalga geçmeden yapsaydınız bu teklifi. Neyse size bu kadar ders yeter. Engin bilginizle anlarsınız sanıyordum. Fakat görüyorum ki, komutun görevini anlamamışsınız. Bu komut gizli dosyaların isimlerini ekranda göstermekten başka işe yaramaz. *** *** *** *** Ertesi günün akşamı, Aslan aksayarak hastaneden çıkarken, bilgisayar şakası yaptığı doktor ile arkadaşlarının da önceki kurbanlar gibi -sevgi dolu!- gözlerle kendisine baktığını gördü, hemen bakışını kaçırdı. Koluna giren eniştesine; —Bak ne çabuk sevdirdim kendimi. Doktorlar, hemşireler beni uğurlamak için sıraya dizildi. Ünal; —Valla şaşırmadım desem yalan olur. Fakat niye hiç biri güle güle demiyor, en azından gülümsemiyor. —Aman enişte, benim gibi biri gidiyor, üzülüyorlar tabi ki, gülecek halleri mi var. *** *** *** *** Aslan, eve döndüklerinde, salondaki kanepeye oturup, ayağının da altına bir yastık koydu. Eniştesine döndü; —Enişte bu halde tuğla indiremeyeceğime göre yazdığım şiirlerden filan para kazanmam gerek. Fakat sen hiç yardımcı olmuyorsun ki. —Niye yardımcı olmuyor muşum? —Hani yayınevine filan gönderecektin, “Bu şiirlerden para kazanılır mı?” diye soracaktın. —Sordum canım, hatta ben unuturum diye ablana da söyledim. —Hadi ya, kimse bana bir şey söylemedi. —Seni şımarmasın diye söylememiştir. Aslan yerinde sevinçle doğruldu; —Ne yani, para getirir miymiş benim şiirlerim. —“Kesinlikle getirir” dediler. “Birkaç yerde şiirlerini okusun, susması için çok para verirler” dediler. Aslan, suratını buruşturdu; —Enişte ya… Her şeyle dalga geçiyorsun, bari şiirlerimle dalga geçme. Bir gün kıymeti anlaşılacak, utanacaksın. —Haklısın, “Bu şiirleri yazanı tanıyor musun?” dediklerinde, kesin olarak utanacağım. —Ne varmış benim şiirlerimde, hiç birini okudun mu? —Aslında beğendiğim de yok değil. Mesela kendini anlattığın bir şiirin çok gerçekçiydi. Dur, şu kitapların üstüne koymuştum, getireyim de herkes duysun ne kadar güzel olduğunu. —Hangisi acaba? Cemile hanım da, vaktini daha çok balkonda geçiren Asım bey de gelip merakla yanlarına oturdu. Ünal şiiri okumaya başladı; — “ Âşık SAKAR Bağa girdim üzüme Çubuk değdi gözüme Çağırdım da gelmedi Darıldım sevdiğime Çankırı yolları buz, Gel beraber gezelim. Tut ellerimden kız Sonra kayar düşerim Bir taş attım havaya Düştü birinin kafaya Niyetim yoktu valla! Kafa—göz yarmaya Karlı dağları aştım Buzlu yolları geçtim Aman yarim yandan geç Ortada ben de düştüm. Duydum yarim geliyor Yollarına çiçek serdim Alerjisi var imiş Ah! ben nerden bileydim. ‘Gel’ demiştin ya bana Bir beyaz atla At buldum, ben de şaştım. Ne çare sevdiceğim At tepti, ben de kaçtım. ” Aslan, uzanıp şiir dosyasını aldı. —Dur enişte, millet buradayken, asıl senin için yazdığım şiiri okuyayım. —Benim için mi? —İş yerinde bilgisayarda bir sorun yaşamıştın da eve gelip de iki gözün iki çeşme anlatmıştın ya. —Ne iki gözü iki çeşmesi ya, ‘Bilgisayar virüsten kitlendi, bazı dosyalar kayboldu’ demiştim. —Tamam ya enişte, senin bu perişan halinden ilham alıp, kendimi senin yerine koyup, anlattıklarını şiire dökmüştüm. —Aslaaaan, şu mosmor ayağına yanlışlıkla bassam acır mı? Cemile hanım; —Aslan sen devam et. Merak etme ayağın bundan sonra benim korumam altında. —Ama karıcığım, bu kardeşin olacak yüksek şahsiyet, benim hakkımda iyi bir şiir yazmamıştır ki. Bak sonra, bu engin duygularla yüklü kalbim kırılır ve hicrana doğru pupa yelken yol alırsa… —Ünal, sus da Aslan okusun şiirini. Aslan, keyifle okumaya başladı; — “ Aşık Xp Dosyaları düzeltip ZIP’layamadım Hepsi de RAR oldu gitti Programların DEMOsu bitti İllegal kullandım, kâr oldu gitti İnternet saygı göstermiyor dilime Polisler neylesin bu halime Web’den mail attım da köyüme Virüsleri alıp içine de gitti Web mastırlar izin vermez geçeyim Login olup, mp3’ler seçeyim. Zor geldi Q klavye bana Bırakın ben de F’ye geçeyim. Anket yapmış, sormuşlar Aşkı Ben aşığım, tercihim de ‘A’ şıkkı Neyleyim cahil ile meşki 3 yanlış 1 doğru götürdü gitti Şiirler yazdım notepad, word ile Gönderdim yahoo,hot maile Üç gün oldu bakamadım nafile İnternet sorunlu, bağlantım gitti Düzelir mi şimdi bu sistem, Düğmeye bassam, reset etsem Ah. Ekranda bir ipucu görsem “Bip” demeden, windows’um gitti Uzmanlar geçsin, kalksın acemi Kursun yeniden, kursun sistemi “Söyledim de bir amire derdimi, “Ben anlamam” dedi de gitti. Aşık Xp garip, derdin söyler “Aman bana bir çare beyler” Feda olsun size tüm Cd’ler Hard diskte şiirler kayboldu gitti.” —Eee… enişte, benimle uğraşmamayı öğreneceksin. —Bana bak Aslan, ayağın tam iyileşmedi. Asıl sen benimle iyi geçin de arada harçlık veririm belki. —Ne demek enişte, derhal. Can, yıllardır bunu bilir bunu söylerim, benim eniştem kazaktır, evde son sözü hep eniştem söyler. —Aslanım benim, al şu 5 YTL’ yi yanında bulunsun. —Sağ ol enişte. Ablası Cemile hanım atıldı; —Dur bakalım Aslan. Eniştenden yana olman elimdeki şu 10 YTL’nin sana doğru gitmesine engel mi oluyor ne? Ben de kardeşim harçlıksız kalmasın diye bir kenara koymuştum. —Haa… ne diyorduk. Evde son sözü hep eniştem söyler, “Peki karıcığım” der. Cemile hanımın yüzü gülmüştü; —Hava serin biraz, al kardeşim, şu 10 YTL cebini ısıtsın. Ünal atıldı; —Ver o zaman benim 5 YTL’ yi. —Hangi 5 YTL ? Ha o mu, zorla almadık ya canım, onun hesabı kapandı enişte, yenisine bakalım. Abla cebimi ısıtacak başka paran varsa, eniştemi sıkı tut, söyleyeceklerim var. —Sen söyle, ben Can’la başla, hatta Ayşegül’le tutarız. —Can dinle, yeni evlendikleri zaman bir baktım, annen babana yalvarıyor. Cemile hanım; —Aslaaaaan! —Dur abla ya, devamını dinle. Niye yalvarıyordu biliyor musun? “Süpürgeyi bıraktım, dövmeyeceğim, çık saklandığın yerden de evi temizle” diye. Can ; —Hadi ya… Cemile hanım, cebinden bir 5 YTL uzattı. Ünal; —Can, sen de mi? Hanım sen de şunu şımartma, adam çalışarak kazandığından daha fazlasını kazandı senden. Aslan; —Sağ ol abla, para veren ellerin dert görmesin. Ne diyorduk. Eniştem çok serttir ha. Bir gün şöyle dedi; “Yooo, sıcak su olmazsa bulaşıkları yıkamam” —Hadi bakalım Aslan, devam et. Ablanda para azaldı nasılsa. —Biraz daha para var gibi. Merak etme parası biterse de seni överim. —Ohh… işler tıkırında galiba. *** *** *** *** Ertesi sabah ki kahvaltıda Aslan, bir iş görüşmesine daha gideceğini söyledi. Ünal; —Nasıl gideceksin yahu? —Canım üzerine epey basabiliyorum ama fazla yürüyemiyorum. —Otobüsle mi gideceksin? —Bu sözünü duymamış olayım? —Anlamadım, yürüyerek mi gideceksin? —Bunu düşünmek bile, benim canım enişteme hakaret demektir. Ne demek, eniştemin arabası dururken yürümekmiş, otobüse binmekmiş. —Ne ya… Arabayı mı istiyorsun? —Hayır canım, araba senin olsun da, kullanacağım sadece. Bu günlük bende kalsın. —Haydaaaa —Atilla Maydaaa derdim eskiden ama önce anahtarları göreyim. Bak ablam da bakıyor yan yan… Cemile hanım; —Beni karıştırma Aslan. —Ablamın böyle konuştuğuna bakma, anahtarı vermezsen, arkasında sakladığı koca tavayı ne yapacak bilemiyorum. —Ne yapacakmışım! Tavada yumurta yapacağım. —Sesindeki tehdidi hissettin mi enişte? “Tavada yumurta yapacağım” ne demek bir düşün. —Tamam ya, tamam. Bana bak, hız yaptığını duyarsam yakarım. —Nerden duyacaksın, şey… Yapmam. —Can’ı uyandır. Bu hafta derslerinin çoğu boş geçecek demişti. Seninle gelsin. Öğleden önce de evde ol, çocuk sınava yetişsin. —Tamam enişte, ayıp ettin. —Anahtarları vermekle mi ayıp ettim. —??? *** *** *** *** Aslan ve Can arabayla yola çıkmışlardı. Aslan, torpido gözlerini karıştırdı. Eline bir biber gazına benzer bir kutu geçti; —Bu ne yaaa? Eniştem de işe yarar yaramaz her şeyi doldurmuş. Bu bayanların kapkaççılara karşı kullandığı gazlardan değil mi? Enişteyle akşam dalga geçeçek konu çıktı. Ara yoldan, ana caddeye çıkmışlardı. Yanlarından hızla geçen lüks bir araba, “Ana yola hatalı çıktınız!” diye sert sert korna çaldı. —Şuna bak, nerdeyse çarpacak, bir de bize korna çalıyor. Al korna öyle değil böyle çalınır. O ne lan, sağa çekti duruyor. —Dayı senin korna çalmana kızdı galiba. —Dur sen, o kenara geçti durdu. Yani haddini bildirirdim ama yanımda sen varsın diye uğraşmayacağım, sollayıp geçeyim. Arabayı solladılar. Can, —Dayı, yanında ben olduğum için mi, adam biraz iri yarı olduğu için mi solluyorsun. —Tamam adam ızbandut gibi ama sen dayını tanımıyorsun ben onun gibileri çoookk… Ne oluyor yav, adam hızla arabaya bindi, niyeti iyi değil gibi. Can, biraz hızlanacağım kusura bakma. —Dayı boşuna hızlanma, adamın arabası jet gibi. —Valla doğru söylüyorsun. İri yarı adam, hızla gelip, arabayı önlerine kırdı. Mecburen durdular. —Dayı, adam geliyor. Şuna bak ya… dev gibi. Aslan, çaresiz camı biraz açtı. İri adam; —Çık dışarı döveceğim. —Beyefendi, bir yanlış anlama oldu sanırım. —Ne yanlışı! Hem ana yola hatalı çık, hem ardımdan daaat dat! korna çal. Çık dışarı. —Ama beyefendi! Adam öfkeyle, kafasını yarım açılmış cama doğru uzattı; —Kırdırma kapını, camlarını, çık dışarı. Aslan, adamın lafla yola gelmeyeceğini anlamıştı. —Peki beyefendi ama önce fıs fıs buyurun. Adamın yüzüne kapkaççılara sıkılan spreyden sıktı. Adam bağırırken, hemen geri vitese aldı, sonra sol yapıp, gaza bastı. İlerde de hemen ara sokaklara dalıp, izini kaybettirdi. Aslan; —Bak Can okumanın faydaları. Erkekliğin kanunun kurallarını okudum ve şimdi onda dokuzunu uyguluyorum. Can gülmekten çatlıyordu; —Dayı, bu bayanların kullandığı gaz için babamla dalga geçecektin, akşam unutma. —Bana bak, sana da gülme gazı sıkarım, kes sesini. —Ben zaten gülüyorum. —O zaman gülmeme gazı sıkarım. Hah, bu ara sokaktan daha çabuk geldik ya… İşte mülakatın yapılacağı bina. Arabayı park etti. Binanın önünde mülakat için bekleyenlerin sırasına geçti. Elinde de arabadan aldığı ayakkabı boyası vardı. —Can, önce sıramı kapayım da, ayakkabımı boyayınca sen arabaya bırakıverirsin. Sıranın en sonundakilere sordu; —Mülakat başladı mı? —Biraz sonra çağırmaya başlayacaklarmış. —İyi iyi. Aslan, sıranın en sonunda, bir kaldırım taşına ufak bir gazete parçası koyup oturdu, ayakkabısını boyamaya başladı. Aslan, ayakkabısını boyarken, yoldan şık giyimli bir adam onlara doğru yaklaştı, gülerek; —Kendi ayakkabını mı boyuyorsun? Aslan çevrede ayakkabı boyacısı görmemişti ama adamın da dalga geçmek için söylediğini düşünmüştü. Öfkeli bir sesle cevap verdi; —Evet, kendi ayakkabılarımı boyuyorum. Sen kimlerin ayakkabısını boyuyorsun? Adam, yüzü bozulmuş halde sıranın önlerine doğru yürümeye kalktı. Aslan hemen atılıp önüne dikildi; —Hop birader, sınava gireceksen, sıranın sonu burası. Adam canı sıkılmış halde cevap verdi. —Hayır, iş sınavına girmeyeceğim. Benim iyi bir işim var zaten. Aslan önünden çekildi; —İyi bir iş ha, aman aman hava da atarmış. Aslan ayakkabı boyasını Can’a verdi, arabaya gönderdi. Can dönüşte biraz sitemli; —Dayı ya, herkesle kavga etmek zorunda mısın? —Adam bana hava attı görmedin mi? Hem ne olacak, adam yoldaki gibi iri yarı değildi ki. Bir süre daha beklediler, sonunda Aslan’ı da mülakata çağırdılar. Aslan; —Merak etme Can, bu kez hiçbir sorun çıkmayacak. —Hadi dayı göreyim seni. Aslan mülakat için binaya girdi ve çabucak geri döndü. Can merakla; —Ne oldu dayı ya? Çok çabuk geldin. Aslan, suçlu suçlu söylendi; —Hiç sorma, ayakkabı boyamama laf söyledi diye dayılandığım adam var ya… Mülakatta komisyon başkanı çıktı. Arabaya binerken, Can gülmemek için ağzını sıkı sıkı yumdu. *** *** *** *** İş başvuruları boşa çıkan Aslan birkaç gün dinlenmiş ve yürüyecek hale gelmişti. O gün sabah, Can’ın kalktığı saatte kalkmış, kahvaltı masasına oturmuştu. —Eeee… Can dersler nasıl. Bana bak, yine aynı şeyi sordun deme, bu sefer dersler başlamıştır. —Çoğu dersim iyi de, Türkçe dersi hâlâ boş geçiyor. —Niye ? —Tayin edilen öğretmen rapor almış demiştim ya hala gelmedi, tedavi görüyormuş. —Hadi ya, geçmiş olsun da size de yazık oluyor. Aslında benim Türkçem iyidir, dersler boş geçeceğine ben geleyim. —Yok dayı, ona izin vermezler de, fakat bazı boş derslere öğretmen olmayan akrabalarını getirip bizi kandırdıkları oluyordu. —Eeee…? —Bu günkü Türkçe dersi boş geçecek ya, bu gün de sen gel, öğretmen gibi davran da arkadaşları kandıralım. —Ciddi misin? —Ayıp ettin dayı. —İyi de senin dayın olduğumu anlarlar. —Okula yaklaşınca ayrılırız. Ben sana sınıfımızı tarif ederim. Zaten ilk iki ders Türkçe. —Tamam be, anlaştık. Ha, sınıfta sana dayılanan, döven filan var mı bu arada? —Yoo, arkadaşlarımla aram çok iyi. Niye sordun, dövecek misin? —Yok canım, “Can’a ben de gıcık oluyorum, iyi ki dövüyorsun” diye tebrik edeceğim. —Dayııı… —Şaka canım, şaka… ama düşünüyorum da, fena fikir de değil. Ben dövsem hemen babana, deden koşuyorsun, rahatça dövemiyorum ya o açıdan. —Hadi dayı, hemen kalk takım elbiselerinden birini giy…. —Hay Allah seçmek zor olacak, o kadar takım elbise arasından. —Kaç tane var? —10 eksi 9 eşittir kaç eder? —Bir tane mi? —Matematiğin fena değilmiş. Allah Allah, ‘Takım elbiselerinden birini giy!’ miş. Lafa bak, sanki 10 tane var. —Dayı geç kalıyoruz. —Her zaman ‘Genç’ kalırım ben. *** *** *** *** Aslan, Can’ın tarifine göre sınıfı bulup, giriyor. Dayısını gören Can, arkadaşlarını dolduruşa getirmek için hemen ayağa fırlayıp, bir yandan da fısıltıyla seslenmeye başladı; —Kalkın kalkın, yeni Türkçe öğretmeni geldi. Bütün sınıf ayağa kalkınca, Aslan, sert bir yüz ifadesiyle ağır ağır ilerleyip öğretmen masasına oturdu. Çok ciddi bir karar verecekmiş gibi sınıfı kısa bir süre süzdükten sonra eliyle ‘Oturun’ işareti yaptı. —Eveet çocuklar. Yeni Türkçe öğretmeniniz olarak geldim. Dersleriniz biraz boş geçmiş ama olsun, gerekirse teneffüslerde de çalışarak bu açığı kapatacağız. Çocukların gözleri endişeyle açıldı. —Benim birinci kuralım çalışmaktır. İkinci kuralı ise; Daha sert görünmek için çocuklardan birinin tahta cetvelini alıp, eline vurarak dolaşmaya başladı. Gözlerini sınıfta gezdirdi. Çocuklar merakla ikinci kuralı bekliyordu. Yavaşça devam etti. —İkinci kuralı iseeee… zamanla öğreneceksiniz. Can dayısının ikinci kuralı henüz uyduramadığını anladı, gülmemek için kendini zor tuttu. O sırada sınıfın kapısı çalındı. Gelen okul müdürüydü. Aslan, yakalanmanın utancıyla olduğu yerde kala kaldı. Müdür merakla baktıktan sonra sordu; —İsminiz Aslan mıydı? Kafayı sallayarak cevap verebildi. —Aman Aslan Bey, bu ne güzel bir sürpriz. Bize sizin rahatsızlandığınızı, gelemeyeceğinizi söylediler. Biz sizin derse öğretmen ararken gelmeniz ne kadar güzel oldu. Merak etmeyiniz, biz size elimizden gelen yardımı yapacağız. Siz buyurun benim odamda iki Dakka dinlenin, benim çocuklara okul temizliği ile ilgili uyarılarım olacaktı. Aslan biraz da şaşkınlık içinde dışarı çıkınca, müdür çocuklara döndü; —Öğretmeniniz Aslan beyin sinirleri aşırı bozuk olduğu için tedavi gördüğü iletildi bana. Bakın sizin derslerinizin boş geçmesine dayanamamış, tedaviyi yarım bırakıp gelmiş. Aman çocuklar öğretmenizi kızdırmayın. Aslan, müdür odasında sıkıntı içindeydi. Aslan’ın bı sıkıntılı halini, sinirden zanneden müdür de konuşmayı fazla uzatmadan, “Geldiğiniz için tekrar teşekkür ediyorum. Buyurun dersinize gidebilirsiniz” deyince, Aslan sevinçle odadan çıktı. Aslan koridorda, kısa süre kararsız kaldı. “Hemen sıvışsam mı buradan?” diye düşündü ama “Yahu öğretmenin adı bile benimle aynı Aslan’mış. Bu ayakla başka iş de yapamayacağıma göre biraz takılayım. Hem ne olacak ki cezası. En fazla okuldan kovarlar.” Kendi kendine söylenerek sınıfın kapısına kadar gitti. Asıl öğretmenin sinirli, sert biri olduğunu öğrendiği için, kapıda yüz ifadesini sertleştirip, içeri öyle girdi. Çocuklara bir süre ters ters baktıktan sonra; —Öğretmeniniz olduğuma göre, sözümü dinlemeniz gerek, değil mi çocuklar? Can başta olmak üzere çocuklar bağırdı; —Evet öğretmenim. —Hadi ya, iyi iş bu… O zaman, sen, arka sıradaki gel bakayım. Çağırdığı öğrenci yanına geldi. —Tamam şimdi git. Öğrenci afallamış halde geri yerine döndü. —Hey sen, yakışıklı, ayağa kalk, … tamam otur. Valla iyiymiş bu ya. Can, endişelenmeye başlamıştı. Ama dayısı onun kaş—göz işaretlerine bakmıyordu. Aslan eğlenceye devam etti; —En arkadaki 3 sıra, iyi dikkat edin, aynı anda istiy |